Öğrencilik geçici, öğrenicilik ise hayat boyudur.”

Dünya müthiş bir hızla değişiyor. Birçok şey inovasyona uğradı ve uğramaya devam ediyor. Ancak eğitim sistemi hala Sanayi Devriminden kalma demode bir yolla sürdürülmeye çalışılıyor. Çok sayıda devlet okulu ve özel okul, bugünün ihtiyacına cevap vermeyen bir sistemle çalışıyorlar. İlköğretimden, lise ve üniversiteye bir seri üretim hattı, ucundan çıkanları bazen değersiz bir diploma ve ciddi bir borç ile ortada bırakıyor.

EĞİTİM NE İÇİNDİR?

Kitle üretimine ve her adımda değerli ile değersizi ayıklamaya dönük bu eğitim sisteminin ne amaca hizmet ettiğini anlamak gerçekten zor. Öğrenciler açısından bakarsak önde gelen amaç “iş bulmak” gibi görünüyor. Okul da gelecekteki hayata hazırlanmak için katlanılması gereken bir şey gibi. Ancak, bir üniversite eğitimi artık ne iş bulmak, ne de para kazanmak için yeterli değil. Hele kalitesiz bir üniversite eğitimi hiç değil. Bu noktada sorulması gereken bazı sorular şunlar: Eğitim ne içindir? Öğrenciler neden okulu sevmez? Diploma halen işe yarar bir şey mi? “İş bulmak” anlamlı bir eğitim amacı mı? Bilgi ve beceri geliştirmenin yolları neler? Eğitim mi öğrenme mi? Mevcut eğitim sistemi, öğrencilerin gelecekteki ihtiyaçlarını karşılayacak nitelikte mi? Eğitim metotları, öğrenme ile ilgili araştırmaları dikkate alıyor mu? Bu soruların cevapları eğitim sistemlerinin, Türkiye dahil birçok ülkede doğru yolda olmadığını gösteriyor.

Eğitimin amacı şunlar olmalı: İnsanları hayata hazırlamak, hayata anlam kazandırmak, toplumun ihtiyacı olan noktalarda yetişmiş insangücünü sağlamak, eğitimi değil öğrenmeyi öncelemek, öğrenme kaynaklarını açmak, hayat boyu öğrenmeyi yerleştirmek, birbirinden öğrenmeyi teşvik etmek, bireye kişisel sorumluluk yüklemek, hiçbir çocuğun geride kalmamasını ve sosyal eşitliği hedeflemek. Öğrenmenin önemini vurguladığım için öğrenci (“student”) değil öğrenici (“learner”) kelimesini kullanmak istiyorum. Öğrencilik geçici, öğrenicilik ise hayat boyudur. Şu anda okullardaki öğreniciler başka bir dünyada yaşayacaklar. O dünyanın gereklerini öngörmek, öngörülemeyen kısım için de “öğrenmeyi öğretmek” önem kazanıyor. Peki geleceğin gerektirdiği beceriler neler? İnovatif zihin yapısı, kompleks problem çözme, bilişsel esneklik, sosyal beceriler, duygusal zeka, aktif öğrenme, kritik düşünme, iletişim ve işbirliği becerileri, adaptasyon yeteneği, değişim yönetimi, belirsizlik ve muğlaklık yönetimi. Dikkat ederseniz bunlar makinelerin iyi yapamadığı şeyler! Başka bir deyişle “hassas yetenekler” ön planda. Eğitim modelinin de bunları ön plana çıkaran ve geliştiren bir yapıda şekillenmesi lazım.

Ezbere dayalı şeyler terkedilmeli. Karlofça Antlaşması’nın tarihini merak ediyorsam internetten bakarım. Sebep-sonuç ilişkileri, anlamlandırma, ilgisiz gibi görünen konuları birleştirebilme, herkesin baktığı yere bakıp farklı şeyler görebilme, problem çözme, yaratıcılık becerileri eğitimle bilenmeli. Şair W.B.Yeats’in dediği gibi, eğitim bir kovayı doldurmak gibi değil, bir ateşi yakmak gibi olmalı. Öğretmen ve öğrenicileri, keşfetme, araştırma, ve bütün kaynakları kullanarak yeni birşeyler bulmaya özendirmeli. Bunları bir zaman önce keşfeden ve tüm eğitim sistemini değiştiren bir ülke var. Bu ülkenin öğrenicileri istikrarlı olarak Uluslararası PISA Testlerinde en önde geliyorlar. Bu ülke Finlandiya.

ÖĞRENME İNOVASYONU

Eğitim Psikolojisi Profesörü Kirsti Louka eğitimin Finlandiya’yı fakirlikten kurtardığını söylüyor. Finlandiya’da sosyal eşitliğe dayalı bir okul sistemi var. Herkese bedava. Bedava yemek de veriliyor. Öğretmenlere değer veren bir toplum. Bilimsel bir öğretmen yetiştirme programı var. Bütün öğretmenlerin Master Derecesi olması gerekli. Öğretim konu bazından uzaklaşıp giderek kapsamlı öğrenme becerilerine dayandırılıyor. Devlet eğitime ciddi kaynak ayırıyor. Her okul her yıl çeşitli konuları birleştiren bir tema veya proje belirleyip üzerinde çalışıyor. Standardize edilmiş testler yok denecek kadar az. Öğrenmeyi yönlendiren ve teşvik eden çeşitli bireysel değerlendirme metotları kullanılıyor. Öğrenicilere aktif rol veriliyor. Gerçek hayat problemlerinin üzerinde düşünmeleri ve çözümler bulmaları isteniyor. Öğretmenler daha az konuşup, daha çok dinliyorlar. Öğretmenler açısından “hesap verebilirlik” yok. Finlandiya Eğitim Bakanlığı Direktörü Pasi Sahlberg Fince’de “hesap verebilirlik” karşılığı bir kelime olmadığını, hesap verebilirliğin “sorumluluk” çıkartılınca geride kalan şey olduğunu söylüyor. Öğreniciler arasında rekabet değil işbirliği teşvik ediliyor. Üniversite ve Meslek Okulları arasında toplumda önemli bir ayrım yok. Her iş saygın. Günde az sayıda ders ve uzun aralar var. Ödevler ve grup çalışmaları okulda yapılıyor. Finlandiya eğitim sisteminin en önemli tarafı “öğrenci-merkezli” bir yaklaşıma sahip olması, ve sınıfın tamamına aynı bilgiyi yüklemeye çalışmak yerine öğrenicilerle tek tek ilgilenilmesi.

Eğitimde inovasyon denilince akla genellikle teknolojinin kullanımı geliyor. Finlandiya sistemi bunun akıllıca olmadığının ispatı. Bu iş tablet dağıtma işi değil. Teknolojinin bir rolü var elbette. Örneğin, Sanal Gerçeklik, Yapay Zeka, 3D-Baskı, Bulut Bilişim, Video Konferans, eğitimde işe yarayan teknolojiler. Ancak bunlar Fin örneğinde görüldüğü gibi işin özü değil. Her öğrenicinin öğrenme hızı, öğrenme alışkanlıkları, ilgi alanları, beceri odağı farklı. O halde onlara neden standard bir bilgiyi yüklemeliyiz? Üzerlerine yüklediğimiz, ve çoğu kalıcı olmayan, bilgi bugün ve gelecek için anlamlı mı? Onları hayata hazırlıyor mu?

Ali Özgenç
ali@algoritmaconsulting.com